Başlıyorum…

İlk günden beri, onu gördüğüm ilk günden beri… Aklımın bir köşesinde hep duruyor. Köşede olsa bile çırpınıyor hep. Bu da beni sıkıyor. Sanki boynumda devamlı bir çift el dinleniyor gibi. Şimdilik boğmasa bile ihtimaller beni bitiriyor. Bir süre sonra bu durum öylesine patolojik bir hâl aldı ki; hayatta bazı şeyleri sırf onun için yapmaya başladığımı fark ettim. Son iki haftadır onu bir gün daha fazla görebilmek için staja gidiyorum mesela. Her ne kadar ulaşılmazı kovalamak öldürene kadar yorsa bile koştukça yeniden yaşadığımı hissediyorum.
Dün ilk defa okul dışında bir sohbet gerçekleştirdk. "Merhaba.", "Merhaba." cinsinden sohbet ederdik genelde hep. Ama konuştuk işte. İlk oldu, ilk kez. Onunla konuşurken beni ilgimi çekerdi hep. Hafif çenesini kaldırırdı, kolları ya yanında dururdu ya da arkasında birbirini bulurdu. Ellerini arkasında birleştirdiğinde bembeyaz süt teninin üzerindeki sütlü çikolata gibi duran beninin hemen altındaki köprücük kemikleri yine belirginleşirdi.
Kaderin oyunu mudur bilmem; yanıp tutuştuğum bu hanımefendi ile aramızda konuşma konusu yapabileceğimiz bir tane bile ortak özelliğimiz yoktu. Bu sebeple konuştuğumuzda ya çok yüzeysel ve kısa konuşurduk ya da çok derin felsefi konuları tartışırdık. Tabii bu eskidendi. Çünkü iç dünyalarımızın arasındaki uçurumun farkına vardığımdan beri devamlı onu izleme imkanı yakaladım.
Evine gittiği yol, kaderin oyunu mudur bilmem, benimkiyle aynıydı. Okuldan beraber çıkacak samimiyete ulaşamamamız, beni biraz arkasından gelmek zorunda bırakmıştı. Şikayetçi de değildim aslında bu durumdan. İlk durağımız her zaman onların fırını olurdu. Her gün, istisnasız her gün o fırından 3 adet ekmek alırdı. Bir gün soracaktım kendisine; bu kadar ekmek yiyor olamazlar akşam yemeğinde, ne de olsa iki kişiler diye.
İşte o gün, spesifik olarak o an; ben tüm bu ekmek olayını derinlemesine düşünürken karşımda belirmişti. Şok olmuştum. Aklımdaki her şey uçup gitmiş olacak ki selam sabahı unutup bir anda "Ekmek!" demiştim. Yalnızca ekmek. Belki aklım başımda olsa aklı başında başımla baş selamı verip oradan ekseriyet ile ayrılırdım işte. Ama olan olmuş, gitmek için açılan o küçük zaman aralığını çoktan kaybetmiştim. Neyse ki cümlemi tamamlayabilme kabiliyetini gösterebilecek düzeye hızla kendimi toparlayabilmiştim ve: "Sofranızda hiç bitmeyen bir kalabalık var sanırsam," demiştim. Gözleri iyice açılmıştı. Sonra ıslatmıştı dudaklarını, onlarda belli belirsiz bir tebessüm vardı. "üçün özel bir manası mı var?"
Soruma cevap vermek yerine geri bana yöneltmişti odağı: "Ya senin rota seçimlerine ne demeli? Yenikapı'da inmen gerekmiyor muydu çoktan? Belki ikinci evine gelmişsindir. Üçüncü mü yoksa?" Bu sözleri ikinci bir şoka girmem için yeterdi ve hatta artardı bile. Ne cevap vereceğimi bilememiştim, dürüst olayım. Eğer bana bunları ciddi bir tonda söyleseydi başımın büyük bir belada olduğunu düşünürdüm. Geveleyecektim, ne diyebilirdim ki… Onun yerine garantici oynadığım bu uzun süreci bir kereliğine bile olsa açık elle oynamaya karar vermiştim: "Tesadüflere inanmak her seferinde konforlu gelmiştir."
Cevabıyla mest olmuştum: "Ben tesadüfmüş gibi gözüken şeylerin ardına gizlenen emekten zevk alıyorum." O bakışları unutmayacağım. Hayatım boyunca. Asla. Onlar beni anlar gibi göründüler. Boğazıma ellerini sarabileceğini fark etmiş gibiydi. Hayatımda ilk kez o denli korktum.
"Arkamda değil de yanımda yürümeye ne dersin? Ekmeklerin nereye gittiğini de tahmin etmene gerek kalmaz böylece." Gerçek olduğuna inanamıyordum. Moralim çok bozulmuştu. Ava giden avlanmıştı işte, şimdi ne yapılırsa zararla sonuçlanacaktı. Ulaşılmaza ulaşmam mıydı beni böyle hissettiren, yoksa boğazımdaki ellerin beni kontrol altına aldığının yavaş yavaş farkına varmam mı? İki türlü de; ya bir tehlike seziyordum ya da sıkılmıştım. Ya da ikisi birden. Geriye kalan tek şey meraktı.
Eve giderken kaçındık. Yol boyunca soğuk havadan, kalın kıyafetlerden, köşedeki fırının ne kadar güzel olduğundan, gece yürüyüşlerinden… Annesine geldiğimi haber vermesini söyledim, evde olmadığını söyledi. Apartmana vardığımızda merdiven çıkmak zorunda kaldık asansör olmadığından. Koşa koşa çıktı merdivenlerden sanki acelesi varmış gibi. Ben de onun hızına ayak uydurmak zorunda kaldım. Anahtarı deliğe sokarken ağır ağır nefes alıyordu. Benim de biraz yakam terlemişti. İçeri girdiğimizde merdivenleri çıkarkenki temposunu korumuştu. Bir anda kaybolduğunda ceketimi çıkarıyordum. Dışarıdaki soğuk havadan sonra içerideki mayıştırıcı havayla karşılaşmak ve biraz da bedensel egzersiz, sıcak basması için yetmişti. Ben ortalıkta ceketimle avare avare dolaşırken gittiği gibi bir anda geri döndü. Elini uzatırken…
Elini uzatırken… “Kusura bakma, biraz terledim.” Pembe kalpli beyaz tişörtü, ayıcık pofuduk homebody altı, tişörtün omzu açık kısmından görünüp tişörtün altına doğru devam eden ve beyaz tişörtüyle iştah açıcı bir tezatlık kuran askısı… Hepsinden ötesi; boynunu, omzunu, çenesini ve hiçbir zaman bu kadar net görmemiş olduğum köprücük kemiğini saran benleri… Onun kokusu, kokusunu almak, hatta belki tadına ucundan varmaya cüret etmek… Acıtmadan, ürkütmeden, ısırmadan; bir öpücük gibi. Belli belirsiz ama belli. Ne yapılacak ne edi— “gel. Ayakta kalma,” Yaşam alanını ayrıntısıyla inceleyerek oturma odasına doğru yürümeye başladım. “Çay mı kahve mi? Nereye gidiyorsun? Orası misafir için.” “Zahmet etme, misafir değil miyim?” “Arkadaşım sayılırsın. Gel!” Elimden kaptı, çeke çeke bir odaya götürdü beni. Uzun bir koridordan geçip yatak odasına ulaşmış olmalıydık. Bir kez daha sordu; kahve ve çay arasında bir karar vermediğim müddetçe suale devam edecekti. Çay, her yerde, çaydı; kahve ise yerine göre bir çok surete bürünebilirdi. Olasılıkların tedirgin ediciliğini deneyimlememek için sordum: “Kahve—?” “Tamam, başüstüne.” Dişlerimi gevşettim, ağzımı açana kadar çoktan kaybolmuştu. Ya da ben tenezzül etmemiştim.

Etiketler:

Yorum Yaz

15290 Toplam Flood
23383 Toplam Yorum
14167 Toplam Üye
34 Son 24 Saatte Flood

Kod e‑postana gönderildi. (24 saat geçerli)