Keman kursunda tanıştığım kızla İzmir saat kulesini yenilerken dedemin hafızasını nasıl yerine getirdim Part 1
Bir sabah hayatın bana yaşattığı zorlukla uyandım. Hava sanki normalden beş kat daha ağırdı. Bazısı içinse on kattan bile fazla olabilirdi. Başımı yataktan kaldırmadan sadece tavanı izledim. Tavandan bir çizgi geçiyordu. O çizgi orada hep vardı ve birisi müdahale etmedikçe orada kalmaya devam edecekti. Nedendir bilinmez her sabah kalktığımda o çizgiye minimum beş saniye bakmak zorundaydım. Eğer o çizgiye bakmaz olursam olacaklar hiç iyi olmazdı. Yataktan kalktım. İlk önce sol sonra da sağ terliğimi giydim. Sağ adımımı attım. Sağ adımım gün başladığında ne olursa olsun diğer adımımdan biraz daha uzun olmalıydı. Gerekirse evde birisi veya dedem ölm… Dedeme bakmalıydım. Dedemin bakımını ben üstleniyordum. Babamın terk edişi ve annemin başka bir anıya layık olan kaçışı sonrası dedemle başbaşa kalmıştım. O günlerde duvarlara boş boş bakmaktan başka bir tek dedemle sohbet etmek keyifli gelirdi. Dedem bana hep keman çalardı. Dedemin arkadaşlarının anlattığına göre dedem ulusal çapta konserler vermiş bir keman ustasıydı. Her ne kadar bir sürü parçayı bana uyurken veya gün içinde bahşetmiş olsa da benim aklımda bir parça vardı. O parça benimle dedem arasındaki keman yayı gibi olan bağı oluşturuyordu. Favorim oydu. En çok beklediğim oydu. En çok değer verdiğim oydu. Ama en silik olan da oydu. Dedem bana bir kez dahi olsa keman çalmayı öğretmedi. Keman onun için bir bağımlılıktı ama ona çok acı çektirmişti. Bir gün Yeni Zelanda'da konser verirken yanında babaannem de vardı. Giderken çok riskli yollardan gitmişlerdi ve geçtikleri yerlerden dolayı babaannem ebolaya yakalandı. İlk başta bunu fark edemediler ve dedemin konserine kadar bu durum böyle devam etti. Dedem babaannemin ebola olduğunu konser esnasında acı bir yolla ve aynı zamanda iş işten geçtiğinde öğrendi. Ama babaannem öldüğünde dahi konserine devam etti. Dedem o güne kadar hep mutlu ve coşkulu şeyler çalmıştı. O gün ise her ne çalıyorsa onu çalmaya devam etmesine rağmen öyle hüzünlü çaldı ki bir orduya motivasyon verebilecek o müzik dünyadaki en büyük keşişi ağlatabilecek hâle geldi. Ben ise dedem için o gün doğdum. Ağıtını bana çaldığı büyük parçalarla ben içime hapsettim. Yoluma devam ettim. Dedem aşağıda olmalıydı. Dedem eskisi gibi değildi. Tabii ki eski dedemdi hâlâ ama eskisi gibi vücudunu kullanamıyordu. Büyük bir hafıza kaybı yaşıyordu. Yaşama karşı isteksizdi. Beni veya kimseyi tanımıyordu. Gün boyu salondaki koltuğa oturuyor ve fotoğraf albümüne bakıyordu. Acıkmıyor ve hiçbir şeyi kendi isteği ile yemiyordu. İşte bu yüzden ona ben bakıyordum. Hepsi bir kaza sonucu yaşanmıştı. Dedem her şeyi unuttuğu gibi bu kazayı da unutmuştu. Polis birkaç görgü tanığı olduğunu söylemişti ama yine de hiçbiri fayda etmedi. Başka hiçbir şeyden umut gelmediği için bunu kendim halletmeliydim. Üzerime stres o kadar yoğun bir şekilde yüklenmişti ki kendimi derin denizlerin altında, çürümüş ve metalik bölümleri paslanmış bir geminin içindeki bir dalgıç gibi hissediyordum. O dalgıç oradaki kayıp bir fotoğrafı arıyordu bense kayıf bir senfoniyi, parçayı arıyordum. O dalgıç eski ailesini tekrar görüp yüzeye geri çıkarmak isterken bense dedemi o eski yaşamına geri getirmek istiyordum. Her gün yeni bir mental sağlık problemi baş gösteriyordu. Obsesyon bunlardan en büyüğüydü. Dedemin karşısına oturdum ve boş gözlerle bana bakmasını izledim. Eskiden sevecen gözlerle bana bakan dedem artık ilgisiz gözlerle bana bakıyordu. Yeni aldığım kemanı odanın köşesinden aldım ve çalmasını hiç bilmiyor olmama rağmen omzuma aldım. Dedem bana bakmaya devam ediyordu. Büyük ihtimalle hiçbir şey düşünmüyordu. Dedemin bana çocukken gösterdiği pozisyonu aldım ve kemandan duyması hiç de zevkli olmayan bir ses çıkardım. Normal bir insan tiksinip kulaklarını kapatırdı ama dedem bunu bile bana fazla gördü. Kemanı yerine bırakıp mutfağa yöneldim. Dedeme kahvaltısını hazırlayıp önüne bıraktım. Mutfak masasına oturdum ve şu anki tek kurtarıcım olan gazozumu açtım. Yarınlar yokmuşçasına içiyordum. Tadı o kadar güzeldi ki. Sanki dağ kenarındaki bir nehir boğazımdan akıyordu. Bütün stresim akıp gidiyordu bu nehirle. Gazoz benim yaşam kaynağımdı. Yine sinirlenmeye başladım. Aklıma eski sevgilim gelmişti. Kimdi ki o benim gazozla olan bağıma laf söylecekti? Nasıl gazozun olimpos dağında tanrıların içtiği ambrosiadan bin kat üstün olduğunu kabul etmezdi. Gazoz içince bütün takıntılarım gidiyordu. Artık duvardaki yıldız lekesinin bir önemi yoktu. Kapı eşiğinde karanlık bir figür belirdi. Yanıma sokuldu. Etrafımı bir yılan gibi sarmaladı. Bir karadelik kadar kara ve renksizdi. Gözleri yoktu ama yine de ruhuma bakıyordu. Bana her baktığında yani anbean daha da stresleniyordum. Anksiyetem artıyordu. Terliyordum. Kan terlediğimi sandım. Gazozum biraz sallandı ve yerde küçük bir birikinti oluştu. Bu birikinti tam yuvarlak olmalıydı. Ayağımla birikintiye şekil vermeye başladım. Takıntılarım bana baskın geliyordu. Gözlerim titremeye başladı. Gazozuma sarıldım ve bir yudum aldım. Karanlık figür yerde sürünerek odadan hızla ayrıldı. Nefes nefese kalmıştım. Başımı masaya yatırdım. Yumruğumu havaya kaldırdım ve hızla masaya indirdim. Başımı kendimi zorlayarak kaldırdığımda ilk gördüğüm saatim oldu. Keman kursunun ilk dersini kaçırmak üzereydim. Hızla evden çıktım ve yolda bir şekilde talihsiz bir kazaya kurban gitmeden uçmaya başladım. İnsanlar nereye koştuğumu merak etmiş olacak ki beni durdurmak için "dikkat et" diyip duruyorlardı. Bugünlerde insanın ne yaptığının kişiye özelliği zerre kalmamış diye düşündüm. İnsanların kişisel seçimlerime saygı duymamasına kulak aldırmadan yoluma devam ederken bir anda önüme bir engel çıktı ve talihsiz bir kurbanla çarpıştım. Kendimi yerde bulduğumu anlamama rağmen gözlerimi zar zor açabiliyordum. Çok sert çarpışmıştık. Karşımdaki de pek iyi bir durumda değil gibiydi. Yerde kırık bir keman vardı. Benim kemanım mı diye kontrol ettim. Yerinde ve sağlamdı. O zaman bu keman karşımdakinin olmalıydı. Benimle benzer yaşlarda biriydi ama tabii ii sizden bu yaşı bilmenizi beklemiyorum. Saçları koyu kahverengi ve uzundu. Belirgin bir yarası yoktu. Gözleri karanlıktı. Sadece biraz sersemlemiş gibiydi. Boyu ortalamaydı. Sinirli gibiydi. Ayağa kalkıp o da ayağa kalksın diye elimi ona uzattım. İlk başta minnet gösterse de sonrasında bana olan sinirini belli etti. "Ne yaptın sen böyle? Bu ne acele?" diye sinirle söylendi. Seslendirme sanatçısı mı acaba diye düşündüm. Baya iyi rol yapıyordu. Yani benim bu durumda bir suçum olamazdı ve olduğunu düşünen de rol yapıyor olmalıydı. Dublaj sektöründe geleceği olduğunu söyledim. "Ne saçmalıyorsun sen?" diye inledi. Herhalde daha çok oyunculuk sektörüne kayıyor diye düşündüm ve bu konuda kendimi suçlu hissettim. "Cidden çok özür dilerim" dedim. Bir şey demedi ve sonunda yerdeki kırık kemanı gördü. "Sen ne yaptın böyle?" dedi. Yerdeki kırık keman şansa çok sanatsal bir şekilde düşmüş olsa bile bu kadar övülmenin lüzumsuz olduğunu düşünmüştüm. Hem ona dilemem gereken özür daha bitmemişti. Takdir sonra da yapılabilirdi. Bitmeyen özürlerden sonra kız sonunda kaldırıma oturdu ve ellerini yüzüne koydu. Yerden kemanı aldım ve daha yeni düşmüş halde ellerini gözlerine yakın bir bölgeye götürmemesi gerektiğini söyledim. Kemanın işi bitmiş durumdaydı. Her zaman çantamda minik bir ilk yardım seti taşırdım. Hemen çıkarttım ve kızın yaralanan bacağına ilk yardım uygulamaya başladım. Bugünlerde enfekte olmak hayli basitti ve daha yeni tanıştığım birinin hasta olmasını istemiyordum. Acaba bu düşünce bana nereden yerleşmişti? Kız hiç hareket etmeden ilk yardım yapmama izin verdi. Herhalde bu konularda bilinçli diye düşündüm. İlk yardım setimi geri yerine koydum ve kızın yanına oturdum. Keman kursuna yetişmem gerektiğini yani çok kalamayacağımı söyledim. "Ben de aynı kursa gidiyordum ama sen her şeyi berbat ettin" dedi. Çantamdan iki tane gazoz çıkardım ve birisini ona verdim. Kendi gazozumu açarken aynı kapak aralığından açmam gerektiğini düşündüm ve bu anda biraz ilerde o karanlık figürün beklediğini fark ettim. Ellerim titriyordu. Sonra amansız bir yutkunma sesi duydum. Yanımdaki kız aşkla verdiğim gazozu içiyordu. Gözlerini kapatmış, kafasını havaya kaldırmış, ağzını biraz açmış… Aşık olmuştum galiba bu gazoz sevdalısına. Yere baktım ve uzun süre kendimi mutlu hissettim. Karşıma bakınca karanlık figürün de yok olduğunu fark ettim. "Korkma" dedim. "Bendeki keman sana yeni bir keman bulana kadar ikimize de yeter." Başını aşağı indirdi ve hayıflanmaya başladı. Sonunda ayağa kalktı ve kırık kemanı yerden alıp çantasına yerleştirdi. Yürümeye başladı. Kursa baya yaklaşmışım herhalde diye düşündüm. Koşmuyordu sonuçta. Kurs belgesinden kursun yerine bir bakayım dedim ve çantamdan gerekli kağıdı çıkardım. Kursun başlamasına daha yarım saat vardı. Ben neden saati yanlış hatırladım ki diye düşündüm. Bu zamanın bir şekilde geçmesi gerekiyordu. Sanırım kızla zaman geçirmek için konuşabilirdim. "Keman çalmayı biliyor musun?" dedim. Bilsem sence kursuna gider miyim dedi. Yanlışı vardı. Bu kurs sadece belirli bir dönemi kapsamıyordu ve üst dönemler de bu kursa gelebilirdi. Bunu ona anlattım ve neyse ne cevabını aldım. Demek hala bana karşı sinirliydi. Neden keman çalmak istiyorsun diye sordum. Kemanın sesini seviyorum dedi. Peki ya kemanı seviyor musun diye sordum. "Sesi böyle olan bir şeyi nasıl sevmem?" dedi. Peki ya o kemanı çalmayı seviyor musun diye sordum. Bana bakarak bir gülümsemeyle "Daha hiç çalmadım ki." dedi. Hafifçe güldüm. Konuşma böyle devam etti ve kavurucu öğlen sıcağından bunalmış bir şekilde keman kursuna girdik. Başlamasına beş dakika vardı. Kız… Kıza Maskurade diyeceğim. Maskurade susadığını söyledi. Beraber kantin bölümüne gidip gazoz aldık. Gazozu öyle güzel içiyordu ki ona daha fazla gazoz getirmek istiyordum. "Gazozu baya seviyorsun anlaşılan" dedim. "Bunu sevmeyeni galaksiden sürgün etmek" lazım dedi. Cidden duyduklarıma inanamıyordum. Bu kadar asil bir zevke sahip olan bir insan… Nasıl olabilirdi ki? Eski sevgilim gazoz içmeyerek küçümseme gibi kutsal kitaplarda yadırganabilecek bir şey yapabilirken bu kız cidden farklıydı. İlk dersimizi alacağımız sınıfa gittik. İçeride üç kişi vardı. Boş kalan iki sandalyeye oturduk ve hocanın gelmesini beklemeye başladık. Bakalım benim o şarkıyı bulacak kadar keman çalmayı öğrenmem ne kadar sürecekti? Hoca geldi ve hepimizi göz ucuyla süzdü. Bizde hoşuna gitmemiş olan bir şeyler var gibiydi. Benim yanıma geldi sonra da Maskurade'nin yanına sonra da onun yanındaki uzun sakallı adamın yanına. Uzun sakallı adamı omuzlarından tuttu ve ayağa kaldırdı. İkili sınıfın ortasına geldi. Hoca adamın kulağına bir şeyler fısıldadı. Adamın gözleri bir anda açılınca durum daha da çok ilgimi çekti. Geri kalan dört öğrenci olarak onları merakla izliyorduk. Bizim onlara merakla baktığımızı fark eden ikili şüphe çektiklerini anladı ve biraz daha fısıldaştılar. Hoca eline bir keman aldı ve güzel bir parça çalmaya başladı. Uzun sakallı adam ise dans ediyordu. Ama yaptığı dansın ne olduğunu hiç anlayamadım. Doğaçlamaydı sanırsam. Hepimizin kafasının karışmasıyla hoca keman çalmayı bıraktı ve uzun sakallı adam yerine oturdu. Hoca tekrardan sınıfın merkezine geldi ve kendini tanıttı. Hepimiz birbirimizle tanıştıktan sonra orada Maskurade'nin gerçek ismini öğrendim. Hoca Maskurade'nin kemanının kırık olduğunu fark etti. Hocaya "Onun hayallerinin yıkılmasına izin vermeyeceğim" dedim. Hoca bana anlamak isteyen gözlerle baktıktan sonra Maskurade "onun kemanını ortak kullanacağız" dedi. Hoca pek umursamadı ve kendi tabiriyle "yeni bir kapı açan" dersime başladı. Maskurade ile yeri geldi ortak keman tuttuk, yeri geldi güldük, yeri geldi eğlendik. Ders o kadar zevkli geçti ki…
Etiketler:
