Hüzün Mastürbatörü ya da Yazarın Azıcık Gizlenmiş Otuzbiri

Mastürbasyon çekerken yapmayı en sevdiğim şeylerden birisi de context oluşturmaktır. Yaş olmuş 30 zaten. Pornolar porno olmayı bırakmış. Az biraz yazılım bilgisi de var, porno sitesine giriyorsun, çerez niyetine babaannenin kızlık soyadına kadar bulabildiği her bilgiyi depoluyor puştlar. Parmak izim bile vardır bazı sitelerde. Korsan indirmeye kalksan apayrı binbir türlü dert zaten, konuşturmayın şimdi beni.

Ne diyordum? Context bazlı mastürbasyon. Context nedir? Bağlamdır. Bağlam nedir? Bağlam, olayın vuku bulduğu yer, zaman ve şartlar ile birlikte değerlendirildiğinde apayrı bir anlam kazanmasıdır. Ben şimdi oturur 4K kalitesindeki Jason Luv ve Riley Reid'in düzüştüğü videoyu geniş ekran TV'ye yansıtırım, hatta kafama eserse onu 3d'ye de çeviririm, ardından üzerini muşambayla kapladığım çekyata kurulur, ideal miktarda bebe yağıyla bezediğim titreşimli dildomu götüme sokar, bir yandan da sıvazlar, geciktire geciktire 2 saatte anca boşalırım. Daha da uzatabilirim. Bunun yöntemleri var. Zevkimi arttırmak için boğazıma kemer bağlarım, bunu da gerginliği inanılmaz bir hassasiyetle ayarlanmış bir lastikle kapı koluna bağlayabilirim (bakınız: Erotic asphyxiation). Daha da uzatabilirim. 4, hatta 5 saate kadar çıkabilirim. Ergenliğimde yapmadığım şey değil. Ama daha önce de söyledim, yaş olmuş 30. Bunlar beni KESMİYOR artık.

Ne diyordum? Bağlam. Bağlam önemsenmeden yapılan her mastürbasyon sinir uçlarının basit bir uyarılmasından başka bir şey değil benim için. İşerken rahatlamak, devasa bir boku kuburun karanlık dehlizlerine bir "şlorps" sesi ile göndermekten farklı değil. Dizini kaşımak gibi. Çikolata yemeyi sevmek gibi. Basit.

Verdiğim örnekleri bağlam bazında yeniden değerlendirelim şimdi de. İşerken rahatlamak. Diyelim ki gençliğinizin başındasınız. 18-20 yaşındasınız ve çok hoşlandığınız, yaşı yaşınıza, boyu boyunuza, huyu huyunuza uygun bir hanımefendi var. Biraz flört ettiniz, laf döndü dolaştı, ikinizin de doğa yürüyüşü yapmayı çok sevdiğinize geldi. Daha sevgili değilsiniz, seks falan olmamış. Öpüşülmemiş bile. Doğa yürüyüşüne çıkılırsa belki öpüşülecek. Vuruyorsunuz sabahın 6'sında kendinizi yollara. Orman, çayır çimen 3 saat yürüyorsunuz andaval gibi. İki öperim, belki beline sarılır ve çok sıkı sarılıyorum ayağına pelvik bölgemi onun pelvik bölgesine bastırırım diye saatlerce güneş altında götünüzden ter akıyor. Bu sırada da camış gibi su içiyorsunuz tabi ki. Çiş geliyor. Derken yürüyüş rotasının o manzaralı noktasına ulaşıp oturuyorsunuz. Oturunca çiş daha da geliyor, gaddarca. Şansınız yaver gidiyor ve öpüşüyorsunuz.

Bu sırada penor ne yapacağını bilemiyor. Hayvancağız 4 litre idrarı tutmaya mı odaklansın, kadın dokunuşuna alışık olmayan bedenin elektro kimyasal tepkilerine mi ayak uydurmaya çalışsın?

Biraz sarılıp marılıp dönüş yoluna koyuluyorsunuz. Çiş saatlerce tutuluyor ha bu arada. Tek başına olsan bir ağacın altına çöğdürürsün, ama kız var, olmaz. Sabırlı adımlarla medeniyete dönüyor, hanımefendiden ayrılıyorsunuz ve evinize/yurdunuza dönüyorsunuz. Son dakikalarda artık bacaklarınız titriyor.

Ve muhteşem bir an başlıyor. Öyle bir çöğdürüyorsunuz, öyle bir işiyorsunuz ki klozete. "ŞORRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR" diye ses geliyor amına koyayım. Göbeğinizin hemen altındaki kesenin hafiflediğini, oradaki dayanılmaz gerginliğin yavaşça kaybolduğunu hissediyorsunuz.

Okurken bile rahatladınız değil mi? Ben de rahatladım.

Peki ya kaka yapmak?

Askerdesiniz. Acemiliğin 3. günü. Başınıza verdikleri çavuşlar sizi "adam etmek" için hayal güçlerinin el verdiği her türlü yöntemi deniyorlar. Sabah 5.20'de uyanıyorsunuz. İçtima 5.40'ta. Kakanız var. Acemi birliği 600 kişi. Fakat sabah içtimasından önce traş olmanız lazım, çünkü manga komutanınız dedi ki "Sabah traşsız adam görürsem -çok fena bir şeyler-"

Banyoda sıra olduğu için kakayı erteliyor, traşınızı olup içtimaya ucu ucuna yetişiyorsunuz. Kakanız ise katı, karanlık ve azimli. Çıkmak için can atıyor. Sağlıklı kaka, kayısı kıvamında. Lifli. Böyle kakalar merasimle yapılır normalde. Mum falan yakılır.

Bölük komutanı yüzbaşı o sabah sinirli. "Bir tane dallama" bir yere çöp atmış. 600 tane adamı kahvaltıya göndermeden önce bir güzel kalaylıyor. Sonra çök-kalk yaptırıyor. Bir yandan kakanızı tutarken, bir yandan da alaturka tuvalet pozisyonunda eğilip kalkıyorsunuz, defalarca.

Sonra sürünüyorsunuz. Sonra tekrar çök-kalk yapıyorsunuz. Ördek yürüyüşü yapıyorsunuz. Alnınızdan ter akıyor. Şaka bir yana bu sıkıntılar önünüzdeki 5-10 yıl içinde karşılaşacağınız ekonomik, iş hayatı ve yetişkin hayatı dertleriyle karşılaştırınca daha küçük görünecek. "Keşke yine yüzbaşı çök-kalk yaptırsa da yarın sabah yavşak iş arkadaşlarımı görmek zorunda olmasaydım" diyeceksiniz. Ah bir de kakanız olmasa.

İnsanüstü bir dayanıklılık gösteriyor ve her şeye rağmen kakanızı tutmayı başarıyorsunuz. Yüzbaşı mangaları sırayla yemekhaneye, kahvaltıya gönderiyor. Sizin manganız en sonda. Olsun.

Dikkatleri üzerinize çekmeden efendi gibi kahvaltınızı da ediyorsunuz ve eğitim öncesi alınacak içtimaya 20 dakika var. 3 gündür yaptığınız çök-kalktan, ördek yürüyüşünden bacaklarınızda varlığından haberdar dahi olmadığınız kaslarınız aktif olmuş durumda. Alaturka tuvalet pozisyonu sizi korkutmuyor. Kabine giriyorsunuz, kamuflaj gömleğinizi sifona asıyorsunuz, pantolonunuzu botlara kadar indiriyorsunuz ve başlıyorsunuz sıçmaya. Dünyanın en sağlıklı kakası bu. Bitene kadar kopmuyor. Tek parça sıçıyorsunuz, sıçarken anüs çeperlerinize masaj yapıyor adeta kaka. Götten sikilmenin bir değişiği.

Bok kubura düşüyor. "ÇLORPS" diye ses çıkıyor suya temas ettiğinde. Sağdaki kabinde otuzbir çeken, soldaki kabinde işeyen, dışarıda ellerini yıkayan devreleriniz gülüyor. Siz de gülüyorsunuz, çünkü harika bir kaka yaptınız ve acemi er olmanın karşınıza çıkarabileceği her zorluğa göğüs germeye hazırsınız. Rahatladınız değil mi? Bir tatmin hissiyatı yarattı o kakayı yapmak sizde.

Kaşınmak.

8 yaşındasınız. Yaz ayları, leş gibi sıcak. Sokağa çıkıp oynama yaşındasınız ama o kadar sıcak ki sokağa çıktığınızda insanın içinde oyun oynamaya dair hiçbir heves kalmıyor. Arkadaşlarınızla bir ağacın dibinde, bir çeşmenin dibinde bomboş zaman geçiriyorsunuz. Kimse koşup oynamak istemiyor, asfalt terliklerinizi eritecek kadar sıcak. Şerefsiz sivrisinekler her yerinizi ısırıyor, sürekli kaşınıyorsunuz. Güneş battığında ve hava biraz serinlediğinde de eve dönmek ve bütün gün sıcağı emmiş o leş gibi beton binanın içinde abinizin PS2'sinden Crash Bandicoot oynuyorsunuz. Salondan bazen Avrupa Yakası, bazen Bir Demet Tiyatro sesleri geliyor.

Bir akşam Crash Bandicoot oynarken biraz fazlaca kaşınıyorsunuz. Boğazınız da dolu gibi. Annenize çaktırmamaya çalışsanız da çakıyor. "Ahmeet, bi şeyi var bu çocuğun" diyor. Kızamık olmuşsunuz amk. Yaz ayında. Kafanızı sikim.

Kızamık olunca kaşınılmaz. Kaşınmak yasaktır. Yine de duramıyorsunuz. Çok kaşınıyor amk. Anneniz elinize bez eldivenler geçiriyor kaşıya kaşıya derinizi yırtmayın diye.

Crash Bandicoot da yalan oluyor. Amına koduğumun tilkisi. Zaten yeterince kaşınmıyormuşsunuz gibi bir de sıcakta terliyorsunuz, üstüne bir de Allahsız sivrisinekler ısırıyor. Anneniz kızamıkların üzerine ilaç sürüyor. Pek de bir boka yaramıyor. Yine de kaşınıyorsunuz.

Bir de boğaz da gitti şimdi. Yazın soğuk kola da yok.

Ve güneşin ışıl ışıl parlamasına rağmen sıcağın artık o kadar da yakmadığı bir günde, bir doktor kontrolünde öğreniyorsunuz ki iyileşmişsiniz. Boğazınız da dolu değil artık.

Öyle bir kaşınıyorsunuz ki tırnaklarınızın altı ölü deri doluyor. Canınız yanıyor artık kaşınmaktan. Kart kurt kart kurt, durmuyorsunuz. Hacı Şakir sabunla köpürttüğünüz lifle ovalanmadık yerinizi bırakmıyorsunuz. Pespembe çıkıyorsunuz banyodan. Yorgun, fakat iyileşmiş bir vaziyette, hafif nemli saçlarınızla çarşafları tertemiz kokan yatağınıza yatıyorsunuz. Yatağın karşısında abinizin doğum gününüzde hediye olarak aldığı Örümcek Adam 2 posteri var. Pencereden gelen hafif ışıkla gözleri aydınlanıyor.

Ne güzel oldu değil mi böyle olunca kaşınmak?

Bağlam önemlidir. Her şey hikayesiyle anlam kazanır. Uğrunda bir şeyler feda edilmemiş bir kazanç, kazanç değildir. Feda edilen herhangi bir şey olabilir. Margaret Atwood'un, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sına yazdığı önsözden alıntı yapacağım: Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin önemi yoktur.

Bu paragrafta yapacağım cinsiyet ayrımı için özür diliyorum. Bunun sebebi kadınların mastürbasyon deneyimi hakkında birinci elden veri sahibi olmamamdır:

Mastürbasyon, erkekler için orgazma ulaşmanın en kolay yoludur. Başka bir bakış açısıyla, aslında orgazm, erkekler için her daim ulaşılabilir bir şeydir. Bu orgazma her gün düzenli olarak ulaştığınızda orgazmın bir değeri kalmadığını fark edersiniz. Aşağı yukarı aşağı yukarıi videodaki kadın bağırır, peçeteye şlorps. Elleri yıka, siki sil, sigara iç, yat. Yarın uğraşmak zorunda olduğun şeyleri düşün. "Keşe yarın uğraşmak zorunda olduğum dalyarrakların suratlarına attırsaydım, bir de üzerine ağızlarına sıçsaydım" diye düşün. Short form content izleyerek uykuya dal.

Orgazm anlamsızlaştı. Peki seks tabu mu olmalıdır? Aslında seksten bile bahsetmiyoruz. Mastürbasyondan bahsediyoruz. Seks tabu olmamalıdır. En fazla çocukların önünde konuşmaktan kaçındığımız bir şey olmalıdır. Akrabalık ilişkileri içinde olduğumuz kişilerle yapmak tabu olmalıdır. Mastürbasyon hiç tabu olmamalıdır. Vücudun basit elektrokimyasal ihtiyacı.

/Nofap/ yoluna mı gidilmeli? Hayır. Bu hayatta anlam bulamayan birisinin intihar etmesinin daha küçük ölçekli versiyonu. Gel gör ki hayatın gerçekten de aşkın, tüm referans çerçevelerinden görülebilen bir anlamı yoktur. Doğru olan, hayatın anlamsızlığını herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde kabul etmek, ona sımsıkı sarılmak, ve daha sonra hayata kendi anlamını vermektir. İnsan, kendi doğası ve hayat üzerindeki otoritesini ancak böyle kurabilir. "This is meaningful, becuse I said so".

Mastürbasyon ile ulaşılan orgazmın anlamsız olduğu kabul edilmelidir. Durumu düzeltmek için durumla yüzleşmeli, ardından tüm bu yürek paralayan anlamsızlığa bir anlam verebilmek için en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş bir delüzyona dalmanız gerekir.

Sene 2300. Hükümetin bedenim üzerinde yaptığı deneylerin o kadar çok yan etkisi var ki – ne? Hatırlayamıyorum. Bana bunu yapan hükümet bile olmayabilir. Nerede doÄŸduÄŸumu bilmiyorum. Önüme bir küre koysanız doÄŸduÄŸum yarımküreyi bile iÅŸaret edemem. Tek bildiÄŸim küresel ısınmanın gezegenin aÄŸzına sıçtığı, tüm devletlerin parçalanıp çok daha küçük binlerce üniter yapıların kurulduÄŸu, ve son 100 yıldır bu üniter yapılar arasında bitmek bilmez bir savaÅŸ olduÄŸu. Ekvator bölgesi ve eskiden "ılıman kuÅŸak" olarak bilinen yerler o kadar sıcak ki tüm insanlar kutup altı ya da kutup bölgelerinde yaşıyor. YaÅŸadığım bölgenin eski adı Sibirya. Yeni adı ise ironik bir ÅŸekilde "Metropolis". 4 asır önce Sovyet gulaglarına ev sahipliÄŸi yapmış bu bölgenin en patavatsız Amerikan rüyalarından birisinden esinlenerek isimlendirmesi en hafif tabirle "komik".

Sanırım bir askerdim. Hatırlamıyorum. Dediğim gibi, hükümetin üzedimde yaptığı deneylerin o kadar çok yan etkisi var ki- ah. Hatırlamaya çalıştığımda bile canım yanıyor. Yüklü miktarda alkol ve ot tüketmediysem hatırlamaya teşebbüs bile edemiyorum. Sanırım bunlar zihnime yerleştirilen bazı tetikleyicileri yumuşatıyor.

Yan etkilerden birisi halüsinasyon. Yani, psikiyatristim bana bunların halüsinasyon olduğunu söylüyor ama artık ona inanmıyorum. Sibirya'daki (Metropolis demeyi reddediyorum) bu göt içi kadar arazide az biraz güç kazanmayı becermiş mafyavari oluşuma ne bokuma güvenip de asker oldum bilmiyorum. Daha önce söylediğim gibi, hatırlamıyorum*. Belki de parası iyiydi. Belki de yapacak başka bir şeyim yoktu. En başından beri burada mıydım bilmiyorum. Sokaktaki diğer insanlara benzemiyorum. Ama kimse kimseye benzemiyor burada. Belki de bu iyi bir şey.*

DediÄŸim gibi-ah, halüsinasyonlar. Bazen sabah kalktığımda, eÄŸer uykumu iyi alamadıysam, tuhaf ÅŸeyler gördüğüm oluyor. Gördüğüm ÅŸeyler, halüsinasyon gören diÄŸer hastaların aksine benle konuÅŸan sesler, eÅŸyaların üzerinde beliren suratlar ya da orada olmayan kokular deÄŸiller. Kendimi görüyorum. BambaÅŸka zamanlarda. Bir gece önce yaptıklarımı, bir hafta önce yaptıklarımı… Bir keresinde kendimi bir çocuk olarak çayırlarda koÅŸarken gördüm. Bunun bir anı olduÄŸundan oldukça şüphelenmiÅŸtim, fakat psikiyatrım bunun sık sık karşılaşılan bir halüsinasyon olduÄŸuna beni temin etti.

Dediğim gibi artık ona inanmıyorum. Bunun bir anı olduğuna eminim.

Ben bir çocuktum, cehennem gibi sıcak güneşin altında, çıplak ayaklarım balçık kıvamındaki çamura bata çıka yemyeşil pirinç tarlalarında koştum. Elimde bir sopa, peşimde bir arkadaşım vardı. Mutluydum. Saçım uzundu. Arkadan bağlıydı. Hala da öyle.

Psikiyatrımla hala görüşüyorum. Yalnızca ilaçlarımı almak için. Onlar olmadan yapamam. "Hükümet", bu psikiyatr aracılığıyla benimle iletişim içerisinde. İlaçlarımı vermeleri karşılığında onlar için bazı görevleri yerine getiriyorum. Eskiden bir asker olduğumdan şüphelenmemin sebebi bu. Çünkü bana yaptırdıkları şeyler pek masum ya da basit şeyler değil.

Son iki yıldır, haftalardır, hücrelerde örgütlenen muhalifleri temizlemekle meşgulüm. Ne kadar yalvarsam da bana bir silah vermediler. Bir silahım var aslında, ama ateşli bir silah değil. 2000'lerden kalma animelerde, daha eski samuray filmlerinde görebileceğiniz bir silah: katana.

Şimdiye kadar yüzlerce defa ölmem gerekirdi. Fakat nasıl oluyor bilmiyorum, her bir hücreye baskın yaptığımda, daha önce orada binlerce defa bulunduğum hissine kapılıyorum. "Halüsinasyon"larımın bununla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Daha önce orada binlerce defa bulunmuş olmanın verdiği alışkanlıkla tepeden tırnağa silahlı onlarca adamın ne yapacaklarını, nereye ateş edeceklerini, varlığıma ne tepki vereceklerini önceden biliyorum ve ona göre hareket ederek hepsini kılıçtan geçiriyorum.

Polis soruşturmasının olabildiğince zor ve karmaşık olması için bana ateşli silah vermediklerini düşünüyorum.

Bu arada- halüsinasyonlarımda binlerce defa öldüğümü de gördüm.

Ama her seferinde teyp geriye sarıyor. Bir şekilde, ölemiyorum.

Bana söylenen tek şey, hükümet için çok ama çok değerli bir eleman olduğum.

Bana sağladıkları daireye bakılırsa pek öyle değil. Basit bir eleman olmadığımın da farkındayım. Daha geçen hafta dolabımda bir askeri üniforma buldum. Gözüme epey eski ve yıpranmış göründü.

Dün yine psikiyatrımla görüşmeye gittim. Yüzüme bile bakmadı, görevim için gerekli detayları içeren dosyayı ve ilaçlarımı verdi, kapıyı açtı ve masasına oturdu. Siktir olup gittim.

Evde dosyaya göz gezdirdim. Bu görevimde, "varlığından şüphelendikleri önsezi yeteneklerimi" (artık saklamaya bile çalışmıyorlar) nötralize edebilecek bir detay olduğunu yazmışlar. Siklemedim. Adrese gitmek üzere evden çıktım.

Yoldayken, sürekli artan bir hissiyatla takip edildiğimi hissediyordum. Bu hissiyat arttıkça "halüsinasyon"larım da artıyordu. Ne zaman arkama baksam, bir otobüsün, taksinin, otobüs durağının, sokak lambasının, insan kalabalığının arkasında kaybolan bir gölgeden başka bir şey göremiyorum. Birisi beni takip ederken göreve gidemem. Gördüğüm ilk ara sokağa dalıyorum ve var gücümle koşmaya başlıyorum.

Burası, irili ufaklı klima kondenser ünitelerinin sularını damlattığı, leş kokan çöp kovalarının rastgele dizildiği, ne olduğunu anlamadığınız, hatta anlamak dahi istemediğiniz canlı kalıntılarıyla dolu, bir metreden biraz daha geniş, ama iki devasa adanın arasında olduğu için yüzlerce metreye kadar uzanan bir labirent.

Koşuyorum, fakat peşimdeki kişiyi atlatabilmiş değilim. Bir şekilde önsezilerimi karıştırıyormuş gibi hissediyorum. Birdenbire önümde bitiyor ve ne olduğunu göremediğim ağır bir cisimle suratıma vurarak beni yere seriyor.

Yere düşüyorum ve birkaç saniyeliğine gözüm kararıyor. Ayıldığımda karşımda esmer tenli, uzun boylu bir kadın görüyorum. Hemen ayağa fırlayıp kılıcımı kınından çekiyor ve ona doğrultuyorum. Yüzünde bir acıma ifadesi var. Bu onu korkutmadı. Bu kötü.

Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden birbirimize bakıyoruz.

"Seni kim gönderdi?" diye soruyor. Bilmiyorum ki. Ağzımı açıyorum, ama bir şey söyleyemiyorum. Bu kadar uzun süre kararsız kalmama şaşırıyor. Suratındaki ifade bana daha da acır bir hale geliyor.

Parlak yeşil gözlü, haki yeşil bir tanktop ve gri bir kargo pantolon giyen bir kadın bu. Kolları epey yapılı. Yoksa?

Onun göğüşlerini emmeyi isterdin değil mi? O sırada da o kaslı kollarından birisiyle seni boğmasını, diğeriyle de işini görmesini? Kontrolü artık tamamen bırakmak istiyorsun değil mi? Artık yorulmadın mı?

Kes sesini. Kim bu?

"Kimsin sen?"

Belki çocuğunuz olur. Deniz kenarında ıssız bir yere taşınırsınız. Pirinç ekersiniz. Koyunlarınız olur.

Kes sesini.

"Seni kim gönderdi? Nereye gidiyorsun?" diye sorusunu yineliyor kadın.

Sana göstermediği silahları var. Tonuna bakılırsa senden hiç mi hiç korkmuyor. Hatta -yine tonuna bakılırsa- senin ondan korkman gerektiği aşikar.

Elindeki katana çok salakça hissettirmeye başlıyor. Bir tarafa atıyorsun.

Mağlup edildin. Burada binlerce defa bulunmadın. Bu kadını hiç görmedin.

Of. Seni yendi he. Bir kere bile vurmadan. Seni sandalyeye bağlayıp başparmağını götüne soksa ne güzel olur.

Kes sesini. Kim bu?

"Bilmiyorum. Psikiyatrım var. Bana dosyaları veriyor. İlaç için. İlaçlar olmadan olmuyor. Yapamıyorum."

Gözlerinin dolmasına engel olamadın. Aferin zırlak.

Sakince kılıcına doğru yürüyüp yerden kaldırıyor. Bir-iki saniye süren incelemeden sonra sana uzatıyor ve kılıcını kınına sokuyorsun.

Sağ elini iki elinin arasına alıp tutuyor. "Benim adım Himari"

Enteresan. Japon gibi görünmüyor.

Ne önemi var? Sen nerede doğduğunu ve adının ne olduğunu bile hatırlamıyorsun. Kaç yaşındasın? Cebine bir bak bakalım kimliğin var mı?

"Yakın zamana kadar seninle aynı durumdaydım."

Seni yakındaki bir bara götürüyor ve uzunca bir konuşma sonrasında yıllar önce üzerinde gizli deneyler yapılan bir bölükte olduğunu, doğum belgenin ve her türlü kaydının çok büyük ihtimalle bilerek yok edildiğini, halüsinasyonlarının halüsinasyon falan olmadığını, zamanda ileriye ve geriye tüm ayrıntılarıyla bakabildiğini, bunun bir nevi zamanda yolculuk olduğunu, bir olayı defalarca, sonsuz sonuçla istediğin kadar deneyimleyebilme yetin olduğunu öğreniyorsun. Çünkü o da aynı deneylere maruz kaldı. Ama senin boyun eğdiğin yerde o baş kaldırdı. Femme fatale.

Keşke seni öpse. Ve dişlerini hafifçe boynuna geçirse.

Gözlerin duygularını saklayamamış olsa gerek, sana bakarak muzipçe gülümsüyor ve gözbebekleri büyüyor. Barın üzerinde, zaten birbirine yakın olan elleriniz birbirine temas ediyor.

Sen yoksa? Sen karizmatik misin lan biraz? Az da olsa? Azıcık?

Hayır değilsin. Hayatta ne halt edeceğini bilmediğin için "Psikiyatrist"inden gelen emirleri bir bir yerine getiren salağın tekisin.

Olsun. En azından başarılıydım. Sevilmek istiyorum. O beni sevebilecek gibi sanki.

Sana doğru eğiliyor. Nefesi nefesine karışıyor ve bir anlığına dudaklarınız birleşiyor. Sıcak bir koku bu. Sıcak bir his. Kabullenildiğini hissediyorsun. Çok uzun bir süreden sonra, ilk defa. Keşke daha uzun sürseydi.

Aynı şeyi düşünmüş olacak ki ayrıldıktan sonra uzunca bir süre gözlerini senden ayırmıyor. Kendiliğinden, bir iki kelime dökülüyor dudaklarından. Zar zor duyuluyor. Başka kimse duymayacak. Sadece o duydu ve bir kere duyması yeterli.

"Sana sarılabilir miyim?"

Sarılıyorsunuz. Hafif nemli, inceden ter kokulu teni tenine temas ediyor. Neden? Neden iğrenç değil bu? Neden güzel?

Ne önemi var?

Ne olduğunu anlamadan, havadan sudan konuşarak dairene doğru yürüyorsunuz. O da senin gibi, biraz utangaç. Ama en azından benzer şeyleri deneyimlemiş birisini bulmuş olmaktan çok mutlu.

Kapıdan giriyorsunuz ve kapatır kapatmaz öpüşmeye başlıyorsunuz. Gri renkli, menteşeleri çürümüş, eski püskü boktan apartman dairesinde ilk defa bu kadar terleniyor.

Mastürbasyon ile ulaşılan orgazm artık anlamlı.

Panaromic feelings

of. bi şişe şarap içtim bu amınakodumun şeyini yazarken. Gecenin 5'inde başlamıştım, güneş doğdu, sabah 9 oldu. "Post" tuşuna basmaya korkuyorum, geriye dönük okumadım, kontrol etmedim hiçbir şeyi. bir noktada ederim, hataları düzeltirim, editlerim ama şimdi değil. birkaç bardak su içip yatarım birazdan. umarım okuması keyif veren, eğlenceli bir şeyler çıkarabilmişimdir ortaya.

Etiketler:

Yorum Yaz

12433 Toplam Flood
18476 Toplam Yorum
11251 Toplam Üye
50 Son 24 Saatte Flood

Kod e‑postana gönderildi. (24 saat geçerli)